29 آب أغسطس تذكار مطران الجزيرة الشهيد الطوباوي البطل مار فلابيانوس ميخائيل ملكي.

29 آب أغسطس تذكار مطران الجزيرة الشهيد الطوباوي البطل مار فلابيانوس ميخائيل ملكي.

Fadi Hanna
هو يعقوب ابن المقدسي حنا بن إبراهيم بن ملكي واسم أمه سيدة، أبصر النور عام ١٨٥٦ خدم في دير الزعفران من سنة ١٨٦٨ حتى رسامته شماساً انجيلياً سنة ١٨٧٨ وعمل في الدير وكيلاً على المكتبة ومعلماً للرهبان، قدم نذوره الرهبانية الأفرامية في ١٧ أيلول ١٨٨٢ في دير الشرفة للسريان الكاثوليك وبعد أربعة أعوام من الدراسة والتمرس في الحياة الروحية غادر الدير إلى حلب حيث رقاه البطريرك جرجس شلحت في ١٣ أيار ١٨٨٣ إلى الدرجة الكهنوتية وخدم في ماردين وقراها وفي العام ١٨٩٥ وأثناء وجود القس ميخائيل في قرية قلّث هجم الأتراك وعصاباتهم على قرية عيسى بوار فقُتلت والدته مع بعض النساء والفتيات ونهبت الكنيسة وبيت الكاهن وطُرد المسيحيون من القرية فعاد القس ميخائيل من قلّث إلى ديار بكر مواظباً على خدمة النفوس، فضلاً عن اهتمامه أيام الآحاد والأعياد بقرية الكعبية. وتقديراً لأعماله الخيرية وغيرته الرسولية رقاه المطران بطرس طوبال إلى درجة خوراسقف سنة 1897 وقلده النيابة العامة على أبرشيته فزاد تفانياً في الخدمة.

متابعة قراءة 29 آب أغسطس تذكار مطران الجزيرة الشهيد الطوباوي البطل مار فلابيانوس ميخائيل ملكي.

Ruhun Görkemi ve Zekânın Asaleti

Ruhun Görkemi ve Zekânın Asaleti

Doğada canlı-cansız hiçbir varlık, salt kendi benliği için yaşamamaktadır. Doğal sistem gereği, her şey birbirinden beslenir. Güneş kendisi için doğmadığı gibi, ağaç da kendisi için meyve vermez. Aynı şey biz insanlar için de geçerlidir. Karşılıklı ihtiyaç gereği, birbirimizi sevgiyle, minnet etmeden tamamlamalı, geliştirmeliyiz. Aldığımız kaynağa geri vermekle yükümlüyüz.

Bu perspektife göre, hayatın kendine özgü kuralları, ruhsal yasaları var. “Karşılıklılık ve faydalılık” ilkesi, bu yasaların başında gelir. Karşıtlıktan tamamlayıcılığa giden yolda, ‘‘karşılıklılık ve faydalılık’’ ilkesi her zaman devrede olması gerekir. Öyle olsa da, aslında hayatın görünmeyen ruhani merkezinde ‘‘koşulsuz sevgi’’ var. Hayatın görünmez alanlarında çoğu kez etkindir, işbaşındadır.

Ancak insandaki etkin diğerkâmlığı aktifleştiren “karşılılık ve faydalılık” ilkesi her yerde, her koşulda, her ilişkide gerektiği kadar gözetilirse, hayat çok daha doyumlu ve anlamlı olur. Güzelleşir ve zenginleşir.

Çünkü insan, benciliği  ve egosal ihtirasları/hırsları yenebildiği oranda insanlaşır. Güzel ahlak sahibi olur, ruhen büyür ve gelişir.

“İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın” (Matta 7: 12, Luka 6: 31) diyen Mesih’in sözü bu “karşılılık ve faydalılık” ilkesinin ana kaynağını oluşturmaktadır. Burada esas olan, ruhun özgürlüğü anlamına gelen samimiyettir. Sömürüye ve istismara kapalı olan iyi niyettir.

Çünkü kibirli, kindar, bencil, içten pazarlıklı, hesapçı, ikiyüzlü bir insanın içsel anlamda iyi niyet edinmesi imkânsızdır. Niyet samimi değilse etkisizleşir. İkiyüzlünün niyeti bozuktur, mutlaka ters teper ve aksi etki oluşturur.

İnsan başkasına ikiyüzlü olabilir; en kötüsü, kendimize de ikiyüzlü olabiliriz. Başkalarına dürüst olmak kolaydır; kendimize dürüst olmak ise maharet ister. Zekânın kurnazlıklarıyla insanları kandırsak da niyetlerimizin karşılığını yaratan Allah’ı kandıramayız. Yüce Yaradan kendimizden bile gizleyebildiğimiz gerçeği bilir. Kalbimizin derinliklerinde dilerken O’na ne söylediğimize değil, gizliden gizliye kendimize ne söylediğimize bakar.

Dolayısıyla insan onuruna karşı yapılan her türlü sömürü ve istismar ve başkasının hakkını herhangi bir şekilde yeme (veya gasp etme)  ilahi kayıtlara zülüm olarak geçer. İnsan/kul hakkına girdiği için sindirmesi zor olur. Keder ve bela olarak geri döner.

Bu acı gerçeklerle yüzleşmemek için bencil yaklaşımların  baş tacı yapıldığı durumlarda, diğerkâmlığı tetikleyen vicdan; kurnaz/sinsi düşüncelere debriyaj, bencil/egoist tutumlara fren olmalıdır. Bu işlevi görmelidir. Öyle olmalıdır.

Bunun olabilmesi için nobran tutumların etkinliği kırılmalıdır/zayıflatılmalıdır. Hatta mümkünse yok edilmelidir. “Nezaket, Zarafet, Nezahet” gibi hasletler insanda acımtırak bir his uyandırsa da,  aslında bu erdemler ortak yaşamın ve medenileşmenin önünü açan ve nobran tutumların etkinliğini kıran/zayıflatan en sağlam/selim formülü de barındırmaktadırlar. Tahakkümün yerine onların anlamı ikame edildiğinde insan onuru öz değerine kavuşmuş olur.

Bir düşünceye göre, ‘‘Bu erdemler, ahlak yasamız ve insanlığın var oluş mücadelesi arasında çatallanan bir bahçedeki kavşak tabelasıdır.’’

Fransızlar; ‘‘Nezaket zekânın asaletidir’’ der.

1927 yılında ‘‘zengin ve hayat verici fikirleri ve bu fikirlerin sunulmasında kullandığı parlak yeteneği sebebiyle’’ Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen ünlü filozof/yazar Henri-Louis Bergson (1859-1941) ‘‘Kibarlık, ruhun görkemidir’’ sözüyle aynı minvalde değerlendirmek gerekir.

Bargson, ‘‘Ahlak, başkalarının iyiliğini düşünmek, en azından onlara fenalık etmemek olduğuna göre, kaba ve terbiyesiz insan, kendindeki ahlaklı olma yetisini durmadan yaralıyor demektir’’ yargısıyla bir anlamda bu erdemlerin bir nevi ahlak olduğunu vurgulamaktadır.

Çünkü ahlaki temizliğin temelini oluşturan ve ahlaki tutarlılığı önceleyen bu erdemlerin varlığı ilerleme/gelişim demektir: Yaşamı kolaylaştırır. Nefes aldırır. Özü gürleştirir. Yokluğu ise, gerileme/negatif durgunluk demektir: Yaşamı zorlaştırır. Oksijeni zehirler. İlişkileri baltalar. İnsan onurunu yaralar. Samimiyeti sakat bırakır. Dürüstlüğü süründürür.

Denildiği gibi: ‘‘Her insan kendi iç dünyasının hem mimarı, hem de celladıdır.’’

Kendi kendimizin celladı olmamak için yaşamdaki kırılganlığı azaltan ve ruhsal hastalıkları sağaltan bu erdemleri önemsemeliyiz. Hayatımızdaki etkinliğini arttırmalıyız.

Çünkü onların dili öyle bir lisandır ki, onu sağır da duyar. Güzellikleri öyle bir güzelliktir ki, onu görgüsüz de görür. Kör de hisseder.

Süryanicedeki anlamlarını da içeren yaşamdaki faydalarını ve etkilerini, sosyolojik yaklaşımlara göre irdelediğim ‘‘Nezaket, Zarafet, Nezahet’’ başlıklı yazımın linklerini ekte değerli okuyucunun bilgisine sunuyorum. Merak edenler bu erdemlerin anlamlarını daha geniş bir şekilde okuyabilir.

https://www.karyohliso.com/articles/article/5793

https://www.midyatgundem.com/nezaket-zarafet-nezahat-makale,498.html

http://www.mardinexpress.com/nezaket-zarafet-nezahat/

Saygılarla,

Yusuf Beğtaş

Süryani Dili-Kültürü ve Edebiyat Derneği / Mardin

Ruhun Görkemi ve Zekânın Asaleti

Ruhun Görkemi ve Zekânın Asaleti

Doğada canlı-cansız hiçbir varlık, salt kendi benliği için yaşamamaktadır. Doğal sistem gereği, her şey birbirinden beslenir. Güneş kendisi için doğmadığı gibi, ağaç da kendisi için meyve vermez. Aynı şey biz insanlar için de geçerlidir. Karşılıklı ihtiyaç gereği, birbirimizi sevgiyle, minnet etmeden tamamlamalı, geliştirmeliyiz. Aldığımız kaynağa geri vermekle yükümlüyüz.

Bu perspektife göre, hayatın kendine özgü kuralları, ruhsal yasaları var. “Karşılıklılık ve faydalılık” ilkesi, bu yasaların başında gelir. Karşıtlıktan tamamlayıcılığa giden yolda, ‘‘karşılıklılık ve faydalılık’’ ilkesi her zaman devrede olması gerekir. Öyle olsa da, aslında hayatın görünmeyen ruhani merkezinde ‘‘koşulsuz sevgi’’ var. Hayatın görünmez alanlarında çoğu kez etkindir, işbaşındadır.

Ancak insandaki etkin diğerkâmlığı aktifleştiren “karşılılık ve faydalılık” ilkesi her yerde, her koşulda, her ilişkide gerektiği kadar gözetilirse, hayat çok daha doyumlu ve anlamlı olur. Güzelleşir ve zenginleşir.

Çünkü insan, benciliği  ve egosal ihtirasları/hırsları yenebildiği oranda insanlaşır. Güzel ahlak sahibi olur, ruhen büyür ve gelişir.

“İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın” (Matta 7: 12, Luka 6: 31) diyen Mesih’in sözü bu “karşılılık ve faydalılık” ilkesinin ana kaynağını oluşturmaktadır. Burada esas olan, ruhun özgürlüğü anlamına gelen samimiyettir. Sömürüye ve istismara kapalı olan iyi niyettir.

Çünkü kibirli, kindar, bencil, içten pazarlıklı, hesapçı, ikiyüzlü bir insanın içsel anlamda iyi niyet edinmesi imkânsızdır. Niyet samimi değilse etkisizleşir. İkiyüzlünün niyeti bozuktur, mutlaka ters teper ve aksi etki oluşturur.

İnsan başkasına ikiyüzlü olabilir; en kötüsü, kendimize de ikiyüzlü olabiliriz. Başkalarına dürüst olmak kolaydır; kendimize dürüst olmak ise maharet ister. Zekânın kurnazlıklarıyla insanları kandırsak da niyetlerimizin karşılığını yaratan Allah’ı kandıramayız. Yüce Yaradan kendimizden bile gizleyebildiğimiz gerçeği bilir. Kalbimizin derinliklerinde dilerken O’na ne söylediğimize değil, gizliden gizliye kendimize ne söylediğimize bakar.

Dolayısıyla insan onuruna karşı yapılan her türlü sömürü ve istismar ve başkasının hakkını herhangi bir şekilde yeme (veya gasp etme)  ilahi kayıtlara zülüm olarak geçer. İnsan/kul hakkına girdiği için sindirmesi zor olur. Keder ve bela olarak geri döner.

Bu acı gerçeklerle yüzleşmemek için bencil yaklaşımların  baş tacı yapıldığı durumlarda, diğerkâmlığı tetikleyen vicdan; kurnaz/sinsi düşüncelere debriyaj, bencil/egoist tutumlara fren olmalıdır. Bu işlevi görmelidir. Öyle olmalıdır.

Bunun olabilmesi için nobran tutumların etkinliği kırılmalıdır/zayıflatılmalıdır. Hatta mümkünse yok edilmelidir. “Nezaket, Zarafet, Nezahet” gibi hasletler insanda acımtırak bir his uyandırsa da,  aslında bu erdemler ortak yaşamın ve medenileşmenin önünü açan ve nobran tutumların etkinliğini kıran/zayıflatan en sağlam/selim formülü de barındırmaktadırlar. Tahakkümün yerine onların anlamı ikame edildiğinde insan onuru öz değerine kavuşmuş olur.

Bir düşünceye göre, ‘‘Bu erdemler, ahlak yasamız ve insanlığın var oluş mücadelesi arasında çatallanan bir bahçedeki kavşak tabelasıdır.’’

Fransızlar; ‘‘Nezaket zekânın asaletidir’’ der.

1927 yılında ‘‘zengin ve hayat verici fikirleri ve bu fikirlerin sunulmasında kullandığı parlak yeteneği sebebiyle’’ Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülen ünlü filozof/yazar Henri-Louis Bergson (1859-1941) ‘‘Kibarlık, ruhun görkemidir’’ sözüyle aynı minvalde değerlendirmek gerekir.

Bargson, ‘‘Ahlak, başkalarının iyiliğini düşünmek, en azından onlara fenalık etmemek olduğuna göre, kaba ve terbiyesiz insan, kendindeki ahlaklı olma yetisini durmadan yaralıyor demektir’’ yargısıyla bir anlamda bu erdemlerin bir nevi ahlak olduğunu vurgulamaktadır.

Çünkü ahlaki temizliğin temelini oluşturan ve ahlaki tutarlılığı önceleyen bu erdemlerin varlığı ilerleme/gelişim demektir: Yaşamı kolaylaştırır. Nefes aldırır. Özü gürleştirir. Yokluğu ise, gerileme/negatif durgunluk demektir: Yaşamı zorlaştırır. Oksijeni zehirler. İlişkileri baltalar. İnsan onurunu yaralar. Samimiyeti sakat bırakır. Dürüstlüğü süründürür.

Denildiği gibi: ‘‘Her insan kendi iç dünyasının hem mimarı, hem de celladıdır.’’

Kendi kendimizin celladı olmamak için yaşamdaki kırılganlığı azaltan ve ruhsal hastalıkları sağaltan bu erdemleri önemsemeliyiz. Hayatımızdaki etkinliğini arttırmalıyız.

Çünkü onların dili öyle bir lisandır ki, onu sağır da duyar. Güzellikleri öyle bir güzelliktir ki, onu görgüsüz de görür. Kör de hisseder.

Süryanicedeki anlamlarını da içeren yaşamdaki faydalarını ve etkilerini, sosyolojik yaklaşımlara göre irdelediğim ‘‘Nezaket, Zarafet, Nezahet’’ başlıklı yazımın linklerini ekte değerli okuyucunun bilgisine sunuyorum. Merak edenler bu erdemlerin anlamlarını daha geniş bir şekilde okuyabilir.

https://www.karyohliso.com/articles/article/5793

https://www.midyatgundem.com/nezaket-zarafet-nezahat-makale,498.html

http://www.mardinexpress.com/nezaket-zarafet-nezahat/

Saygılarla

Yusuf Beğtaş

Süryani Dili-Kültürü ve Edebiyat Derneği / Mardin

بطرك الكلدان ساكو يلغي اسم بابل، فهل يتبعه الآشوريون؟

بطرك الكلدان ساكو يلغي اسم بابل، فهل يتبعه الآشوريون؟

نشكر الله الذي جعل الأيام تثبت يوماً بعد يوم صحة ودقة كلامنا بالدليل والبرهان القاطع، ومن أفواه القوم أنفسهم، فرغم أن البطرك ساكو جافى الحقيقة وزاغ عنها منذ سنة 2015م، وقام بالتزوير، لكن يبدو أنها صحوة ضمير دينية وعلمية وتاريخية أكاديمية، فقد اتخذ البطرك نصف خطوة صحيحة للأمام بقراره إلغاء وحذف كلمة بابل مناسم كنيسته، وننتظر النصف خطوة الأخرى القادمة بإلغاء وحذف كلمة كلدان، ليريح البطرك وأساقفته ضميرهم، ويربحوا أنفسهم والتاريخ والحقيقة، فلن يصح إلا الصحيح، وما بني على باطل وزور فهو باطل وزور والشمس لا تُحجب بغربال، والأهم قبل أن تخدع الآخرين، يجب أن لا يجب أن تخدع نفسك، خاصةً إذا كنت رجل دين مسيحي ملتزم بالأمانة في كل شيء، وبما قاله السيد المسيح، ماذا ينتفع الإنسان لو ربح العالم كله وخسر نفسه.

منذ أكثر من عشر سنوات وعندما لاحظتُ قيام بعض السريان المشارقة الذين سمَّتهم روما زوراً، كلداناً، والبعض الآخر الذين سمَّاهم الإنكليز زوراً، آشوريين، لأغراض سياسية وطائفية وعبرية، لأن الكلدان والآشوريين الحاليين هم من الأسباط العشرة من اليهود وليسوا من سكان العراق الأصليين القدماء، أي أنهم متأشورون ومتكلدنون، وعندما لاحظنا قيام هؤلاء باستغلال هذين الاسمين المنتحلين بشكل كثيف بعد سنة 2003م، وتزوير تاريخ العراق والادعاء زوراً أنهم كلدان وآشوريون، بدأنا ننشر تاريخهم الصحيح، وبالوثائق، ونفضح تزويرهم، وقلنا: إن هؤلاء سريان (آراميين) تشكَّلت كنيستهم في عاصمة الفرس ساليق-قطسيفون (المدائن) سنة 310م، وتُسمَّى كل تاريخهم وأدبياتهم بيت الآراميين (لا بيت الآشوريين ولا بيت الكلدان)، وكان يرأسهم جاثليق يُرسم من بطريرك أنطاكية السريانية ويخضع له، والجاثليق كلمة يونانية معناها عام، فالجاثليق هو مطران عام أعلى رتبة من مطران وأقل من بطرك، وتحت ضغط الفرس اعتنقوا النسطرة وانفصلوا عن كنيسة أنطاكية السريانية سنة 497م، واختلسوا اسم البطريرك وسموا جاثليقهم زوراً بطريرك فيما بعد، ثم انتقل مقر كنيستهم من المدائن إلى بغداد سنة 780م، وبقي فيها لأكثر من خمسة قرون، وبغداد عند الغربيين اسمها، بابل، لذلك بعض الغربيين سَمَّوا بطريرك بغداد، بابل، ثم انقسموا سنة 1553م، فسمَّت روما القسم المتكثلك كلداناً، وثبت اسم كنيستهم، بابل للكلدان، في 5 تموز 1830م، وسَمَّى الإنكليز القسم الآخر الذي بقي نسطورياً، آشوريين، وهؤلاء بدورهم انشقوا سنة 1968م، وثبت اسم الآشورية على كنيسة أحد القسمين فقط في 17 تشرين أول 1976م، أمَّا القسم الآخر فيرفض إلى اليوم أن يُسمِّي كنيسته آشورية، بل الجاثليقية القديمة.

وها أن الأيام تثبت ما قلته، وتفنِّد قول مزوري تاريخ الكنيسة والعراق، مع ملاحظة أن أغلب المعلومات الواردة في تصريحات بطركية الكلدان كنت قد ذكرتها بالتفصيل وبالوثائق في كتابي (اسمهم سريان لا آشوريين ولا كلدان)، ومنها أن بابل في الكتاب المقدس هي رمز البغاء والزنى، وأم الزواني، ولأن روما اضطهدت المسيحيين، فإن بابل الكتاب المقدس تشير إلى روما، وليس إلى بابل العراقية التي كانت خراباً وأثراً بعد عين عندما دخلت المسيحية إلى العراق.

ففي المجمع (سينودس) الأخير لكنيسة الكلدان قبل أيام (9-14 آب 2021م) تقرر بالإجماع حذف كلمة بابل من اسم بطريركية الكنيسة الكلدانية، وقد أدى هذا القرار إلى حرب يشنها المتعصبون الكلدان على البطرك ساكو، وقد رد البطرك وإعلامه على هؤلاء المتعصبين الذين يدَّعون زوراً أنهم يفهمون في التاريخ، وقسم منهم يدعي أنه حصل على شهادة، وثاني أنه باحث أكاديمي، وآخر أستاذ جامعي..إلخ، ووصمهم بالجهل ولا يفقهون شيئاً في التاريخ سوى التعلُّق باسم بابل بالعواطف والشائعات، حيث جاء في قرار المجمع: إن تسمية بطريركية بابل للكلدان متأخرة نسبياً تعود إلى سنة 1724م، ثم سنة 1830م، زمن البطريرك يوحنا هرمز، وبابل لم تكن كرسياً أسقفياً، واليوم سكان بابل مسلمون، وعملياً نجد صعوبات في المعاملات بسببها، لذا تبنينا بالإجماع تسمية (البطريركية الكلدانية)، فما هي المشكلة؟ ولماذا هذا التطاول على رئاسة الكنسية؟، من المؤسف أن شعبنا ينجر وراء العواطف والشائعات، فمن من هؤلاء المعلقين متخصص في الدراسات الكنسية؟ في حين أن نصف الأساقفة يحملون شهادة دكتوراه في العلوم الكنسية، والنصف الآخر ماجستير؟، (أرفق رابط بطريركية الكنيسة الكلدانية وقرار حذف اسم بابل).

السينودس الكلداني 2021 الحقيقة!

الطريف بالأمر أن وعَّاظ (السلطان) البطرك في مواقع المسيحيين الذين كانوا يمدحونه في كل صغيرة وكبيرة ويدفعونه للتطرف مثلهم، وللأسف أنه استجاب لهم في كثير من الأحيان، لكن البطرك أخيراً ويبدو أنها صحوة، فاجئهم بالحقيقة الدامغة فانقلب عليهم، متهمهم بالتعصب والجهل، قائلاً: كنت قد كتبت قبل أشهر مقالا عن التسمية وشرحت التطور التاريخي للتسمية في كتابيّ خلاصة تاريخ الكنيسة الكلدانية وسير البطاركة، لكن بقي المتعصّبون لا يقبلون أن يفهموا الحقيقة، فوضعوا الكنيسة في مواجهة مع أناس لا يحترمون العلم ولا القيم والآداب العامة، فتسمية الكرسي البطريركي الكلداني، ببطريركية بابل على الكلدان، خاطئة ولا أساس تاريخي لها، إنها مسألة علمية لا جدال عليها، فإن بابل لم يرِد ذكرها ككرسي بطريركي على مر التاريخ، فقام آباء السينودس بتصحيحها.
ويضيف ساكو: ولعظمة بابل (العراق) يستعملها الكتاب المقدس رمزاً لعظمة روما، فلا يمكن فهم نصوص الكتاب المقدس بشكل حرفي بسيط كما فعل أحدهم في عاصفة تسمية البطريركية الكلدانية، منتقداً قرار السينودس ومستنداً على ما جاء في رسالة بطرس الأولى: تُسَلِّمُ علَيكم جَماعَةُ المُختارينَ الَّتي في بابِل (5/ 13)، كذلك ما جاء في سفر الرؤيا من كلام قاسٍ وصادم عن بابل: وكانَتِ المَرأَةُ لابِسَةً أُرجُواناً وقِرمِزاً، مُتَحَلِّيَةً بِالذَّهَبِ والحَجَرِ الكَريمِ واللُّؤُلؤ، بِيَدِها كَأسٌ مِن ذَهَبٍ مُمتَلِئَةٌ بِالقَبائِحِ ونَجاساتِ بِغائِها، وعلى جَبينِها اسمٌ مَكْتوبٌ فيه سِرّ والاِسمُ بابِلُ العَظيمة، أُمُّ بَغايا الأَرضِ وقَبائِحِها (17/5-6)،
ويختم ساكو: إن هذا الكلام القاسي ليس لبابلنا في العراق، وإنما ترمز إلى روما التي اضطهدت المسيحيين وقتلت الرسولين بطرس وبولس، وهكذا زيارة المجوس (متى 2/ 1-12)، هذه نصوص مقدسة ينبغي أن تُفسَّر بشكل معمَّق ضمن السياق الكتابي العلمي واللاهوتي والرمزي الخاص بها، وفهم العلاقة مع النصوص التي قبلها وبعدها، وظرف النصوص وعصرها، فلا يجوز إخراج النصوص من سياقها بهدف إعطائها معنى لم تقصده.

بابل العظيمة وتسمية البطريركية

وقد رد إعلام بطركية الكلدان بأقوى العبارات على من كانوا بالأمس أصدقاء البطرك وزعماء الأمة ومفكريها على الانترنيت، بالقول: شاهدنا هذه الأيام عاصفة تعليقات متعصّبة حول تسمية البطريركية الكلدانية، تعليقات تفتقر إلى معرفة تفاصيل التسمية وتصحيحها والى اللياقة الأدبية، علماً بأن لفظة التعصب–العُصابة هي المنديل الذي يُشَدُّ على العيون، ويقال لمن يشدها، معصوب العينين، وبين هؤلاء المعلقين من لا معرفة علمية له، ينتقد من أجل أن يظهر، لا يفكر ولا يحلل، وغير قادر كتابة جملة عربية سليمة نحوياً، والغريب أن كل هؤلاء المعلقين يعيشون في بلدان الشتات، فلم يعترض شخص واحد داخل العراق على قرار السينودس!، فماذا قدَّم هؤلاء للكنيسة الكلدانية والشعب الكلداني غير الانتقاد؟ كفى مزايدات.

ويقول سعد سيروب مطران الكلدان في السويد، وهو مطران رمزي بدون أبرشية ليس له أية صلاحية، ويُسمَّى زائر رسولي، لأن جميع رعية أوربا من الكلدان يتبعون مطارنة اللآتين في دول أوربا: في المادة (13) من مواد السينودس الكلداني المطروحة للمناقشة والقرار، طرح البطرك ساكو، مقترحاً لتغيير التسمية، وضعت أمام السينودس ثلاثة مقترحات: الأول (البطريركية الكلدانية)، والثاني (بطريركية بغداد (المدائن) للكلدان، والثالث بطريركية المشرق الكلدانية، وكان السبب لتبرير تغيير التسمية هو: لا علاقة لبطريركيتنا ببابل، وهي مدينة عربية مسلمة، ولم تكن يوما ما كرسياً أسقفياً.

ويبدوا أن قرار البطرك ساكو ومجمعه ونصف خطوته الجرئية والصحيحة بحذف اسم بابل قد أثَّرَ في الآشوريين أيضاً وحفَّزهم لإلغاء اسم الآشورية، ففي 5 أيلول القادم سينعقد مجمع لانتخاب بطرك جديد، وذكرنا في مقالنا السابق (كنيسة آشورية وكلدانية، أم قطسيفون الفارسية؟) أن بيان البطركية الآشورية يُسمِّي: جاثليق-بطريرك ساليق وقطسيفون (المدائن)، وليس آشور، وهناك دعوات من رجال دين وعلمانيين آشوريين لإلغاء اسم الآشورية لتوحيد الطرفين اللذين انقسما سنة 1968م، وأحد مطالب الشق الثاني الرئيسة للتوحيد هو: حذف اسم الآشورية من الكنيسة.
أنا أتمنى، ولكني لا اعتقد ذلك، على الأقل في المدى المنظور، والسبب، إن التعصب والجهل الآشوري أقوى بكثير من التعصب والجهل الكلداني، وهو ما شرحته بالتفصيل في كتبي ومقالاتي.
وشكراً/موفق نيسكو

الفنان السرياني إدوار شمعون وتر العود السادس…

الفنان السرياني إدوار شمعون وتر العود السادس…

الفنان السرياني إدوار شمعون وتر العود السادس…
القامشلي زالين أيام زمان… وذكريات إدوار شمعون وتر العود السادس… بقلم سمير سمعون.
حكاية من القامشلي زالين … ادوار شمعون المخترع الباحث الملحن والكاتب السرياني..الملقب بكنارة اور.
امتلك كل حدائق، الرقة والشفافية والرومانسية واللطافة والصدق ونظافة الفكر وبياض السمعة ، تمسك بكل الاخلاق، احب بدون تمييز، أعطى بدون تمييز، وأيضاعند الرحيل، كان ذلك اليوم، في قمة التمييز .
كان قد اخترع كمان هيروشيما، وهذا الكمان موجود الآن في متحف هيروشيما، وكان قد كتب على خشبه، إن حضر من يفتش علينا في سوريانا، فسوف يرى إشعاعاً، ولكن إشعاع الحضارة إشعاع العلم وإشعاع جلجامش،
وإشعاع الأدب إشعاع الشعر، لاإشعاع لوس آلاموس وأمريكا والإشعاع الذري، فنحن لسنا الذين قصفنا هيروشيما وناغازاكي بالقنابل الذرية، وإنما نحن الذين أنرنا الدنيا بإشعاعنا السورياني ذلك،” هذه هي الكلمات التي القاها في إحدى المناسبات، الباحث والملحن والمخترع السورياني إدوار يعقوب شمعون، فمن هذا المخترع السوري؟؟؟.

<!–more–>
ولد إدوار في ديريك (المالكية) بمحافظة الحسكة عام 1939، من ام ازخينية عشيرة العمنوكية، ووالد آزخيني من عشيرة النوردونكية، حصل على إجازة في الفلسفة، من جامعة دمشق 1988م.
وهو باحث وكاتب وعازف عود وملحن ومخترع ، وعضو في نقابة الفنانين، وكان المسؤول عن الاغنية الاهزوجة في نقابة الفنانين، شارك في العديد من المؤتمرات الموسيقية العربية في القاهرة وبغداد ، وفي بغداد كان قد القى محاضرة ، وبعد عودته لسوريا بشهر، اتصلوا معه واخبروه، بأن الرئيس صدام حسين سمع تسجيل المحاضر، ويريد ان يلتقيه ليكرمه، ولكن حرب العالم على العراق، أحال حدوث اللقاء والتكريم.
أهدى عود محمد عبد الوهاب، إلى المتحف المسمى باسم الموسيقار الكبير في مصر، ونال شهادة تقدير.
ابتكر اثنتي عشرة آلة موسيقية عربية وترية، ومنها الة سماها الة العروبة (عود وربابة )، يمكن لكل عازف على العود، أن يعزف عليها بالريشة والقوس، لأنها بلمسات العود وتوزيعات علاماته الموسيقية.
وأهم الآلات التي ابتكرها: العروبة، الكمان السوري، شآم، عود وديع الصافي، عود فريد الأطرش، عود أسمهان، عود عبد الوهاب، وكمان أم كلثوم، وكمان فيروز، وكمان هيروشيما، والقيثارة السورية (نغم) وهي بحجم العود العادي، وأوتارها مفردة وعادية غير فولاذية، وتقوم مقام الغيتار الأوربي.
ولولا الأبجدية السوريانية، لما كان هناك شيء في العالم اسمه تاريخ، فهي التي كتب فيها، التاريخ والعلوم والفنون والآداب والقانون والديانات وغيرها، وهي جزء من مفاخر عطاءات، سوريانا الحضارية التاريخية في العالم.
حائز على العديد، من الجوائز وشهادات براءة اختراع، أهمها جائزة الأمم المتحدة الوايبو الدولية،
وهو كان القائل أن سوريا هي أم النور، مليكة الدنيا، الطالعة منذ الأزل، شمساً على ممالكها، الجالسة حكمة وحسناً على عرش عروشها، وإن كل كاتب وشاعر وموسيقي مدين لسوريتنا ومار افرامها السرياني ، بأبجدية كتابته وأوزان شعره وألحان موسيقياه، وغيرها الكثير الكثير من الذي يستحيل حصره وذكره.
هذه كانت رسالة الاستاذ ادورار شمعون للعالم … وهذه كانت ثقافته ….وهذه كانت أخلاقه، التي شربها من بيت عائلة، نشأت على ثقافة اللاآت العشرة، فكانت دستور لمسيرته بالحياة، حتى توافاه الله عام (١٥-٨ -٢٠١٤)، فكتبت له هذه الكلمات:
رحل من أحب بردى والماء
رحل من غنى قاسيون والهواء
فيا كنارة دمشق العزيزة الشماء
تركتناورحلت هذا اليوم للسماء
وكان مثلك يوم انتقالك عظيما
مع انتقال الولدة السيدة العذراء
نعم رحل اخي ادوار… إلى الحدود التي لم اكن اراها… والتي لا شيئ بعدها… سوى الأثر والسيرة.
نعم سأعود يوما لذلك المكان حيث ترقد… سأعود مرة اخيرة… سأقرع كل طبول الفخر والإعتزاز السريانية… ونسهر معا ونغني معا ونفرح معا … في سهرة الوداع حتى الصباح … ونشرب نخب تاريخنا العظيم… ونرفع كأس زالين منتهى الحضارات … وعند الصباح ساقبل وجهك كنارة أور… وسأكتب لك قصيدتي الأخيرة… وسأوشم على الأرض …. هنا يرقد بالرب: الرجل الشهم السرياني الآزخيني … الباحث المخترع الملحن الموسيقي السرياني إدوار يعقوب شمعون ………………………. وأرحل.
٢٣_٨_٢٠١٨

جورج اسقف العرب

جورج اسقف العرب

Matta Roham

ولد في ضواحي انطاكيا في منتصف القرن السابع الميلادي عندما كانت الاسلام في اول عهده في بلاد الشام والرافدين.ِ
هو سرياني المنبت ، أتقن السريانية وتثقف بعلومها وبعلوم اليونانيين.
درس في مدرسة قنسرين السريانية الشهيرة على يد عالم الرياضيات السرياني سويريوس سابوخت. كما تتلمذ للبطريرك أثناسيوس الثاني الانطاكي الذي كلّف المطران سرجيس الزوقيني برسامته مطراناً على العرب. وكان ذلك حوالي سنة 686 أو 687 .
هو صديق حميم للعلامة المؤرخ المطران يعقوب الرهاوي.
كان مركز أبرشيته عاقولا ܥܩܘܠܐ ( أي الكوفة ܟܘܒܐ) ، وتعني بالسرياني الشوك. شملت خدمته قبائل عربية كثيرة منها : التنوخيين والطائيين والعاقوليين. وامتدت أبرشيته الى شمال سوريا وبلاد الرافدين العليا. وبالتأكيد كان يتقن العربية لينقل الى أبناء كنيسته من العرب رسالة الانجيل بالعربية. وهذا يعني بأنه على غرار من سبقه في هذه الابرشية ، كان يترجم النصوص المسيحية السريانية الى اللغة العربية لفائدة رعايا ابرشيته من القبائل العربية.
توفي في عام 724 بعد أن ترك أعمالاً أدبية ولاهوتية ونسكية وفلسفية هامة، منها ترجمته الى السريانية كتب الفيلسوف اليوناني أرسطو.

القديس مار فيلكسينس المنبجي 485 – 523 م

القديس مار فيلكسينس المنبجي
العلامة الشهير والملفان اللاهوتي الكبير 485 – 523 م
قد تكون صورة لـ ‏‏شخص واحد‏ و‏نص مفاده '‏القديس مار فيلكسينوس المنبجي أعلام السريان ومفاخر هم وفرسان الكلام‏'‏‏
يوم 18 من آب يمر علينا تذكار هذا القديس العظيم الذي بذل حياته في سبيل كنيسته نأمل أن ينتهج قادة الكنيسة نهجه ويدافعوا عن العقيدة والإيمان ويبقوا راسخين على ما تسلموه ويحافظوا على هذه الوزنات .
مار فيلكسينوس المنبجي، الأديب الكبير، واللاهوتي الشهير الذي لمع في سماء الكنيسة السريانية في أواسط القرن الخامس وأوائل القرن السادس للميلاد، وتبوأ بين أدباء السريان مركز الصدارة لا سيما في كتابة النثر البليغ.

ŞUMLOYO KAVRAMININ HİKMETİ VE FELSEFİ NİTELİĞİ

ŞUMLOYO KAVRAMININ HİKMETİ VE FELSEFİ NİTELİĞİ 

Süryani literatüründe ruh sağlığı konusunda kavram sorunsalı yoktur. Aksine bu alana özgü kavramlar oldukça zengin ve derinliklidir. Çünkü yaşamı ve inanç sistemini zehirleyen ruhsal hastalıklara karşı bu literatürde geçmişten günümüze pek çok yazılı ve sözlü önermeler yapılmış, keza bu alanda sayısız eserler verilmiştir. Dolayısıyla yaşayan kadim dil Süryanicenin sahip olduğu kelime ve kavram haznesi sanıldığından çok daha zengindir. Bu dildeki ‘‘Şumloyo/Tekâmül’’ kavramı da, yaşamı hasta eden zihinsel yanılsamalara ve biçimsel patolojiye karşı panzehir işlevi gören kavramlardan sadece bir tanesidir.

Bilindiği üzere sosyal bilimciler, ‘‘Her şeyi kendi başına yapmaya çalışan kişi, başkalarının potansiyelinden yararlanamaz ve başarıya ulaşamaz’’ gerçeğini dile getirir. Türkiye’nin seçkin sosyologlarından/yazarlarından Zülfikar Özkan hoca da konuyla ilgili şöyle der:  ‘‘İnsanlara hizmet ederek, hayata katkı sunarak işe yaradığımız duygusunu hissedebiliriz. Gücümüzü başkaları için kullanarak huzura kavuşabiliriz. Zira kullanmadığımız güç ya da bireysel potansiyelimiz büyük gerginlik doğurur. Kendimizle baş başa geçireceğimiz sınırsız vaktimiz olduğunda, varlık mûcibiyetimizi yiyip bitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız’’ söylemi[1], psikolojik gerçekten öte, Şumloyo mantığının hayati yaklaşımlarına işaret etmektedir. Dahası doğada canlı-cansız hiçbir varlık, salt kendi benliği için yaşamamaktadır. Doğal sistem gereği, her şey birbirinden beslenir. Güneş kendisi için doğmadığı gibi, ağaç da kendisi için meyve vermez. Aynı şey biz insanlar için de geçerlidir. Yıkıcı ve zorlaştırıcı değil, yapıcı ve kolaylaştırıcı olmak insanoğlunun yükümlü olduğu gerçekliklerden sadece birisidir. Karşılıklı ihtiyaç gereği, insan birbirini sevgiyle, minnet etmeden tamamlamalı, geliştirmelidir. Çünkü değersizlik hissiyle başka türlü baş edilemez. Bu sebepledir ki; Şumloyo mantığının anlaşılması, bu meyanda kolaylaştırıcı anlayışların doğmasına neden olacaktır. Öyle ki, yaşadığımız çağın pandemik acılarından sonra, bu bağlamda yeni anlayışların, yeni yaşam formlarının devreye gireceğini düşünüyorum.

Nitekim alışılmış ve bilindik olan her zaman konforlu ve rahattır. Alışılmışın dışına çıkmak ise zihin açısından stres ve gerilim yaratsa da, ötekisi olmayan Şumloyo mantığının geniş anlamında da olduğu gibi, mantıklı ve ahlaklı yaşama kavuşmak için, kemale ve ruhsal tekâmüle yardımcı olmaya götürür. Bunun olması için insanın içindeki mükemmelliğin ve kalitenin ortaya çıkması gerekir. İnsan içindeki çarpık güdüleri, yıkıcı duyguları dönüştürmelidir ki içindeki “ışık” engelsiz ve katıksız şekilde ortaya çıksın. Aydınlansın ve aydınlatsın. Işıl ışıl parıldasın ve her yöne yayılsın.

Bilindiği üzere, stereotiplerden (kalıp yargılardan) beslenen sosyo-kültürel ortamlarda ufuk açan, farkındalık geliştiren yeni kavramların/mantıkların kısa sürede önemsenmesi ve sindirilmesi kolay değildir. Zaman alacak bir iştir. Sabırla birlikte geniş bir anlayış gerektirir. Ancak önemseme ve koşulsuz kabullenme olmadan (önyargı, olumsuz koşullanma, kibir, üstünlük taslama, kendini beğenmişlik, dışlama, ötekileştirme, aşağılık-üstünlük kompleksi, gösteriş, haset, kıskançlık, kin, çekememezlik vs…) ruhsal hastalıkların ve fikirsel enfeksiyonların tedavisi mümkün değildir. Dolayısıyla ruhu kaplayan egosal çamurların temizliği için Şumloyo mantığını önemsemek gerekir. Rasyonel beklentilerin gerçekleşmesi ve ihtiyaç halinde yardım görmenin başka yolu yoktur. Büyük bir dönüşüm enerjisi taşıyan Şumloyo’nun tamamlayıcı ruhu[2], sadece kendimize değil, her şeye, ekosisteme değer vermemizi sağlayan bir sevgidir[3].

‘‘Cehalet eken, sefalet biçer’’ deyişiyle ussal zenginliğe işaret eden, eli kalem, dili kelam tutan Suruçlu Aziz Mor Yakup (MS 451-521), ‘‘Eğitimle alışveriş çoğaldıkça, akıl zenginleşir’’ der. Hakikate dair bilginin sorumluluk olduğunu öngören bu büyük üstad, teselli edici hissiyatıyla şöyle devam eder: ‘‘Doğru olanları konuş, ey konuşan. Seni duyan olsa da olmasa da sen durma, konuş.’’

Güçlü bir akıntıya karşı kürek çekmek gibi algılansa da, yaptığım bu güncellemenin dünya genelinde şekillenmekte olan yeni bilince ve genç kuşaklara düşünsel katkı sunması bakımından anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü ‘‘Şumloyo/tekâmül’’ mantığının, ortak yaşamın kurallarına ve ruhsal olgunluğa her daim katkı sunan bir çerçevesi vardır. Bu da, bize bağlı insanlara nasıl davrandığımızla ölçülür. Bizde işlemesine izin verdiğimiz sevgi ile ölçülür.

“İnsan göz ile bakar, dil ile görür” diyen İranlı yazar Anooshirvan Miandji, kişisel düşünme desenlerimizin süzgecinden geçen bilgilerin bizi biz yaptığını vurgular. ‘‘İnsanlık olarak devasa binalar, robotlar yapabilir, hatta başka bir gezegende bir yaşam kurabiliriz. Medeniyet olarak ne üretirsek üretelim, insanlığın üretebileceği en değerli şey düşüncedir. Hayal gücümüzü genişletmek, yaşadığımız dünyayı güzelleştirebilmek, anlamlı bir hayat sürdürebilmek için düşüncelere ihtiyacımız vardır. Düşünmek kendimize, yaşadığımız topluma verebileceğimiz en güzel hediyedir. Düşünmek, sınırları aşmaktır” der.

DİLBİLİMSEL ÇALIŞMALARA GÖRE KAVRAMSAL KİŞİLİK

Bir dile organik yapı bütünlüğü kazandıran yegâne şey, kelime ve bunların kavramsal iç-dengesi ile koşut olarak taşıdığı anlam-değer dünyasıdır. Bu “anlam-değer evreni” şayet aşınma ve anlam kaybı yaşamışsa, o zaman o dil yaratıcı-yapıcı ve anlamlandırıcı etkisini yitirmiş demektir. Zira dilde yaşanan aşınma ve yüklenen anlamı yitirmesi bir nevi hastalıktır. Bu da, zamanla kelimelerin kavramsal kişiliğinin ya yitirilmesi veyahut tamamen ölmesine neden olur.  Bir dilde kelimelerin kavramsal kişiliği, kelimelerin içeriğine, kökenine yani ruhuna vurgu yapar. Dilde kelime adına vurgulanan bu hususlar, kelimelerin yaşamsal-yaratıcı gücü söz konusu olunca, hem anlamı, hem de değeri açıklar mahiyettedir. Çünkü içerik, anlam ve değer, eylemleri, motivasyonları belirleyen oldukça önemli işlevlere sahip senkronlardır. Kavramların anlamsal kişiliği, düşünce kalıplarını geliştirir, idrak yükseltmesiyle mevcut anlamları büyütür. Hatta o kelimelere yeni anlamlar yükler. Bu da, insanların anlamlandırma yetisine, değerlendirme sistemine son derece olumlu etki eder. Anlamlandırma yetisinin zaafa uğraması, bir dilin başına gelebilecek en büyük musibettir. Dildeki kavramsal gelişim, o dilin hayatiyetine, o dili kullanan insanların sosyo-kültürel şekillenmesine ve idrak yükselmesine güç katar. Dilbilimsel çalışmalara göre, bir kavrama ne kadar fazla anlam yüklenmişse, o dil o kadar zengin sayılır. Ayrıca, kavramlardaki anlam zenginliği, o dilin geçmişten taşıdığı anlam yüküyle, ne denli kadim olduğuna işaret eder.

ŞUMLOYO KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI

Yitik, kayıp, örtük ve çalınmış anlamlar peşinden koşarken, Süryani literatürünün koridorlarında çokça bulunan aynı zamanda kilise kaynaklarında sıkça kullanılan, eksikliğe, noksanlığa, kemale katkı sunan fakat ‘‘Şumloyo’’nun bir türlü anlaşılmayan çok önemli ve derin anlamını defalarca düşündüm. Güç ve iktidar elde etmenin açık ve gizli gayretleri nedeniyle hakikat krizinin yaşandığı günümüzün koşullarında kimsenin dönüp bakmadığı bu tümel kavramı zihnimde güncelledim ve bir bilinç oluşturması adına da defaatle kullanmaya özen gösterdim.[4] Çünkü “Şumloyo” benim için yaşamın akordu ve iyi niyetin ritmidir. Karşıtlıktan tamamlayıcılığa götüren bilinçli farkındalık/denge yoludur. Bizler akıl edelim, düşünelim, kendimizi tanıyarak, keşfederek yaşayalım diye hakikati bize aktaran birçok Süryani üstattan/yazardan edindiğim esinleri, düşünsel polenleri sezgilerimle sentezleyerek bu yazıyı kaleme aldım. Zira sosyo-kültürel hayatımıza ışık tutan eserleriyle ebedi anlamları yaşatan; hakikatin ve hayatın anlamını kelimelerin büyülü çağrışımlarıyla anlatan; emekleriyle ve ürettikleriyle manevi yaralara merhem olan, o eylem ve teselli üstatlarının, o kelam ve kalem erbaplarının, o gönül doktorlarının hissiyatını anlamaya çalışarak yaptım bunu.  Çünkü zayıflığın ve eksikliğin idraki gelişmezse, kişisel gelişim güdük kalır. Bu nedenle küçük yolları, ana yollara bağlayan Şumloyo mantığıyla zayıflıklarımızı ve eksikliklerimizi güce çevirme cesaretini gösterebilmeliyiz. Cesaretimizi toplayarak kendimize bir iyilik yapabilmeliyiz!

Bu mantık, her şeyi/herkesi birbirine bağlayan gerçeğe karşı gözlerin kapandığı, bilinçlerin sus-pus olduğu popüler kültürün basmakalıp ezberlerini ve dogmatik yargılarını sorgularken;  göze çarpan sorunları düşünürken çektiğim fikir sancılarından doğmuştur. İnanıyorum ki, hizmet ettiğimiz alanda eksikliklerimizle birlikte, bildiklerimizin odağına samimiyetimizi, yüreğimizi, vicdanımızı koyup, düşünce dünyamızda ‘‘şumloyo/tekamül’’ün etkinliğini artırabilirsek, seyr-i kemale hem daha çok katkı sunmuş olur hem de siyasi ve idari tutumların daha çok insani bir karaktere bürünmesine vesile oluruz. Bu bağlamda her insanın birbirini tamamlayan iki görevi vardır. Kişisel görev, insanın kendi tekâmülünü sağlamasıdır. Kolektif ödev de başkalarının tekâmülüne katkı sunmasıdır. Unutulmasın ki, bireysel tekâmül için yaptıklarımız, mutlaka evrensel tekâmüle de faydalı olacaktır.

ŞUMLOYO KAVRAMININ ÇAĞRIŞIMLARI

Yönetmek için tahakküm kurmaya yeltenen egonun sömürücü, istismarcı, yıkıcı ve nobran dünyasında “öze dönüşü, noksanlığı, eksikliği, tamamlamayı, tamamlanmayı, diğerkâmlığı, şefkati, merhameti ve bunların farkındalığıyla insan onurunun ve emeğinin kutsallığını” öğretmeye çalışan bir anlayış ararken, bu tümel kavramın çağrışımları kuşatıcı olmuştur. Eşiklerin öte tarafına ötelenen tevazua, erdeme, samimiyete, sorumluluğa, sadakate, sadeliğe, barışa, disipline, özdenetim ruhuna, güçlü iradeye, uyuma, gayretkeşliğe, çalışkanlığa, hakkaniyete, eşitliğe, özgünlüğe, özgürlüğe, proaktif yapıcı dile, aşırılardan kaçınmaya, dengeye, yüksek frekanslı duygulara ve tutarlı ahlaka çağrı yapan düşünsel bir refleks olarak ortaya çıkmıştır. Ruhumuzdan/ilahi özümüzden türeyen anlamlarıyla cam fanusa hapsedilmiş zihinsel dar kalıpları dönüştüren, insanın madde-mana dünyasını gözeten etik kuralları ve ahlaki değerleri düşünce dünyamızın merkezine alan bir yaklaşımdır. Her insanın yaşam hakkını ve bu hakkın hukukunu koruyan dili hayatın her alanında hâkim kılmaya gayret eden ahlaki bir tutumdur. Kısacası; saf bilinç gibi hiçbir kimliğe ve sıfata sahip değildir. Ancak tekâmül yolculuğunda gerekli bütün anlayışlara sahiptir. Tıpkı bir mıknatıs gibi, insani tutumlar ve yaklaşımlar vasıtasıyla bizi mutlak hakikatin ilahi değerlerine bağlamaktadır.

ŞUMLOYO’NUN ANLAMLARI

Bencilliğin esvabına bürünmeyen, değer vermeyi önemseyen Şumloyo, tamamlanmak için tamamlama anlayışıdır. Işığa doğru tırmanıştır. Türkçede “tekâmül, gerçekleş/me/tirme, olgunlaş/ma/tırma, tamamlama, tamamlanma” anlamına gelir. Evrensel bir yasa olan şumloyo/tekâmül, çoğunlukla dönüşüm yoluyla, ruhun belirli evrelerde yükselmesini, gelişmesini tanımlar. Ahlak ve mantık yönünden zengin içeriklere sahiptir. Aslında egodan arınmış saf özden başka bir şey değildir. Dolayısıyla saf ve temiz yaklaşımdır. Hayata dair sorumluluğun üst düzeyde alınması demektir. Hakikat ve sadakat yolunda neleri yapıp neleri yapmamak gerektiğini öğreten bu anlayış, içsel manada ilahi sevgide köklenmek için, ‘‘Çekil aradan çıksın ortaya Yaradan’’ söyleminin önemini vurgular. İçsel dünyanın teselli kaynaklarına güç katan ruhsal farkındalığı geliştirir. Fiziksel gelişimi sağlayan çeşitli besin, vitamin, protein ve mineraller gibi, insanı sosyal yaşamda canlı, üretken ve proaktif kılar. İçsel manada manevileşmeye ve medenileşmeye dinginlik ve hâkimiyet kazandırır.

Ortak yaşamı özendiren ve yücelten Şumloyo mantığında esas mesele, maddenin alma arzusundan, mananın verme arzusuna yönelmektir. Çünkü madde, ruhun tekâmülü için bir araçtır. Vermek ve tamamlamak ruhun sevincidir. Bilimsel araştırmaların gösterdiği gibi, verme konusunda tamamlayıcı bir anlayışla cömert davranıldığında, beynin haz ve sosyal bağlantı ile ilişkili bölümleri harekete geçer, bu esnada salgılanan endorfinin insanın iç ahengine, ruh ve beden sağlığına pozitif katkı sağlar. Dolayısıyla Şumloyo mantığıyla bencillikten uzak, başkasına yaptığımız/verdiğimiz her şey iç dünyamızı dışarı doğru büyütür. Veren ile alan arasında bir bağ oluşturur. Çünkü yaşamak için oksijene ne kadar ihtiyaç varsa, sevgiyle işleyişe pozitif katkı sunmak, hayatı/dünyayı bulduğumuzdan daha iyi yapmak, devamlılık açısından da o derece hayati öneme sahiptir.

Süryani ruhaniyetinin büyük ismi Nusaybinli Aziz Mor Afrem (MS 303-373) bunu şöyle vurgulamaktadır: ‘‘Bedene ait organların her birinin diğer bir organın ihtiyacını karşılaması gibi, bu evrenin insanları da genel maslahat/yarar için tümel ihtiyaçları karşılamaktadır. O halde bizler, birbirimize muhtaç olduğumuz için sevinelim. Zira aramızdaki ahenk ve uyum bu durumun bir sonucudur. İnsanlar birbirlerine muhtaç oldukları içindir ki büyük olan, ileri gelenler, sıradan insanlara karşı herhangi bir mahcubiyet duymaksızın tevazuu durumuna geçerler. Böylelikle küçükler korkuya kapılmaksızın büyüklere yönelirler. Öyle ki benzer durumu bizler hayvanlarla olan münasebetlerde de görürüz ki, onlara muhtaç oluşumuz, onlara ilgi ve ihtimam içinde yaklaşmamızı gerekli kılmaktadır.’’

Konuya ilişkin Aziz Mor Baselius (MS + 378) da şöyle fikir beyan etmektedir: ‘‘Çünkü hiçbirimiz kendi başına bedensel ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bilakis her birimiz söz konusu ihtiyaçları karşılayabilmek adına bir başkasına ihtiyaç duyar ve bu yüzden birbirimizin maslahatlarına/yararlarına önem vermek durumundayız ki, bu durumu uzlete çekilmek ve tek başına yaşamakla gerçekleştirmek mümkün değildir.’’

Evet, gündelik faaliyetler esnasında, vicdan pusulası kaybedilip, insaf terazisi yitirildiğinde Şumloyo mantığını hissetmek, onu anlam dünyamıza katmak, derde deva bir işlev görecektir. Çünkü yaşamın hakikatlerini kimse başkası için öğrenemez, özümseyemez ve uygulayamaz. Asıl mesele, onlara direnmek yerine onlarla birlikte akmaktır. Tekâmül süreci içinde içsel-dışsal farkındalıkla sahte benliği dizginlemek, mümkünse dönüştürmektir. İnsanın beden taşıyan bir ruh olduğunu, bu ruhun ilahi özellikler taşıdığının farkındalığı içinde yaşamaktır. Bu yolla görece tutumları bırakarak, insanın hem kendisine hem de başkasına değer vermesidir. Hizmetkâr güdülerle, tamamlanmak için başkasını imkânlara göre tamamlayabilmektir. Ünlü filozof Epiktetos (MS 55-135)’un yüzyıllar önce dediği gibi; ‘‘Bizler, ruhani deneyim yaşayan insanlar değiliz. Bizler, insani deneyim yaşayan, ruhani varlıklarız.’’

Bu bağlamda kendimize giden yolu bulmak ve kim olduğumuzu öğrenmek için kendimizden dışarı çıkıp dışarıdan kendimize bakmayı öğrenmeliyiz. Bunu başarabilmek için ‘ikinci doğum’ olarak nitelendirilen durumla ruhsal/kalp gözlerimizi açabilmeliyiz. İçsel karanlıklarımızı ışıkla doldurmalıyız ki, kendimize giden yolu o ışıkla bulabilelim, kim olduğumuzu anlayalım ve hayatımızı bu farkındalıkla sürdürelim. Bundan beslenmenin ön koşulunu çamurdan yani egodan arınmaya bağlayan Süryani edebiyatının büyük üstadı Malatyalı Abulfarac/Barebroyo (MS 1226-1286)’nun ‘‘Çamurdan arınmadan, pınardan içemeyiz’’ şeklindeki deyişinde belirttiği gibi, hayatı kategorize etmeyen, ayrılıklara, gayrılıklara, karşıt konumlandırmaya tevessül etmeyen bu yaklaşım, bütün kirlerden, yıkıcı hırslardan, bozuk güdülerden, önyargılardan, olumsuz koşullanmalardan, zararlı yerleşik algılardan, zihinsel ve düşünsel kalıplardan  (stereotipler) azat bir tutumu beslemenin kendisidir. Özdeşleşme ruhundan gelen görünmeyen (ancak zamanla anlaşılan) sahici ve samimi yakınlık, Şumloyo’nun temel davranış tarzıdır. Her şeyin kasvetli göründüğü hal ve durumlarda çıkış yolu sunan bu yaklaşım, eylemleri niyete göre değerlendirir, genele sunduğu faydanın oranına göre onurlandırır. Kendini anlamak ve tanımak isteyenlere -kendilerini ve hizmet ettikleri alanı yönetme konusunda- iyi bir formül sunar. Çünkü ‘‘Şumloyo  mantığı’’, tamamlayıcı anlayışlara sahiptir. Açılımcı ve kucaklayıcı yönleriyle eksikliğin,  değer   vermenin, merhametin, diğerkâmlığın  farkındalığına ve hakiki bilgiye dayanan bir idrak biçimidir.

Bu mantık, gelişimin çok yönlü anlayışlarında olduğu  gibi  gücünü terbiyeden ve kültürden alır. Kendini bilmeye ve nefsi terbiyeye vurgu yapar. Manipülasyon, istismar, sömürü gibi insanın iç dünyasına zarar veren gayri vicdani aldatıcı yaklaşımları ahlaki kötülük ve ruha zülüm olarak görür. Kültürel zenginlik olmadan, maddi zenginliğin, savurganlığa yeni boyutlar kazandırmaktan başka bir amaca hizmet etmeyeceğini öğretir. Dolayısıyla Şumloyo mantığı, terbiyenin ve kültürün değerlerine sahip olunmadan akışta kalmanın zorluklarını ifşa eder. Çünkü toplumun hayrına işleyen terbiye ve kültür yolu, içsel dönüşüme ve gelişime zemin hazırlayan insaniyet yoludur. Maddiyatın/nefsaniyetin/bencilliğin dağı ne kadar yüksek olursa olsun, kültür ve terbiyenin yolu onların üzerinden geçer.

ŞUMLOYO’NUN AMACI

Şumloyo’nun temel amacı arınmak, saflaşmaktır. Sürekli bilinçli farkındalık kazanmaktır. Her hareketi, her davranışı, her konuşmayı tevazu ile yapmaktır. “Dünyada sıkıntınız olacak. Ama cesur olun, ben dünyayı yendim!” (Yuhanna 16:33) diyen Mesih’in sözünden yola çıkarak tekamülün önünü aydınlatır. Tevazu ve erdemin disiplinleriyle dünyevi/nefsani/bencil tutkulara karşı koymayı ve onların dönüşümünü zorunlu görür. Saul’un yıkıcı sertliğini ve saldırganlığını, Pavlus’un yapıcı yumuşaklığına ve kucaklayıcılığına dönüştüren Şam yolunu dikkatlere sunar. Maddi ve manevi sağlığın buna bağlı olduğuna inanır. Ancak bu farkındalıkla içeriye attıklarına (yeme-içme-beslenme) ve içerden çıkardıklarına (niyet-söylem-eylem) dikkat edebilir. Onları kontrol altında tutabilir.

HAKİKAT BİLGİSİYLE UYANAN BİLİNÇ

Günümüzde dünyanın bazı yerlerinde, yetki ve hizmet alanında hala nefret duygularından türeyen hor görme, dışlama, ötekileştirme, çekememezlik, kıskançlık, sömürme, istismar, itibarsızlaştırma, riyakârlık, ikiyüzlülük, kibir, gurur, büyüklük/bilgiçlik taslama gibi farklı tutumlarla ruha zulüm devam etmektedir. Hatta bu yıkıcı hasletler bazı yerlerde ve bazı insanlarda had safhaya ulaşmış durumdadır. Bunun en önemli nedeni de insana ve evrenin işleyişine dair varlık bilincinin gelişmemiş olmasıdır. Çünkü asma ve çubuk örneğinde olduğu gibi kendisini bütünden ayrı bir varlık olarak kabul eden insan kaygı ve korkular nedeniyle kendisine zulüm etmektedir. Ancak kendisini ve evreni düşünmeye, sorgulamaya, melekelerini/yeteneklerini çalıştırmaya başlamasıyla, farkındalıktan uzak olan ölü bilinç dirilmeye ve gelişmeye başlar. Bunun neticesinde, farkında olmasa da değişik kanallar (ibadet, şefkat, kitap, arkadaş, zorluklar, sosyal etkileşimler vb.) yoluyla, mutlak güç dışında ikinci bir gücün olmadığı görülür. İnsan da kendi varlığının o mutlak güçten ayrı ve bağımsız olmadığını anlar ve öyle bir insana, “hakikat bilgisi/evrensel bilgi” gelmeye ve akmaya başlar. Bu şekilde insanın o güne kadar var olduğunu zannederek yaşadığı bireysel, bağımsız sanal ve sahte benliği dönüşerek, tek olan mutlak/ilahi gücün idrakine varır ki, işte orada hakiki/ruhani benlik gelişir. Ve bu noktada da insanın ikinci doğumu başlar. Bu doğumdan sonra, insan artık sahip olduğu inanç sisteminin şekilsel kısmının ötesine geçmeyi arzular.  Burada kast edilen ikinci doğum Mesih’in “Bir kimse yeniden doğmadıkça, Allah’ın melekûtunu göremez” (Yuhanna 3: 3) deyişinin tam gerçekleşmiş hâlidir. Çünkü insan, bir ayağı maddesel dünyada diğer ayağı mana âleminde olan bir varlıktır. Ana rahminden başlayan biyolojik doğumdan sonra farklı gerekçelerle ruh/mana âlemindeki bağlantısından/bütünlüğünden yani geldiği/beslendiği kaynaktan kopmaktadır. Bu kopuşun ceremesini de farklı boyutlarda ödeyen bir varlıktır insan.

İkinci doğum ise özü gerçek manada idrak etmeyi, bilinci uyandırmayı, dirilişe kavuşmayı, ayağa kalkmayı yani kıyam etmeyi gösteren ruhani bir doğum halidir. Bu doğum esnasında ruhsal ebelere/doktorlara ihtiyaç olsa da, ikinci doğumdan herkes aynı derecede sorumludur. Özdenetim ruhuyla ‘‘nefsi terbiye etmek” veya ‘’ihtirasları dizginlemek/tutkuları dönüştürmek’’ diye de tabir edilen bu ikinci doğum ile insan dünyasındaki benlik uykusundan uyanıp, bilinçsel dirilişi ile her şeyi var eden hakikati idrak etmeye başlar. O zaman anlar ki, kâinattaki her şey olması gerektiği gibi birbirine bağlıdır. Doğru bir şekilde ve kusursuz işlev görmektedir. Ve o zaman ünlü filozof Marcus Aurelius (MS 121-180)’un ‘‘İnsanlar birbirleriyle akraba olduklarını, bunun bir kan bağı değil, akıl bağı olduğunu düşünün. Biz birbirimize yardım etmek için dünyaya geldik. Ben bütünün parçasıysam, her şeyi mutlulukla karşılayabilirim. Diğer parçalarla akraba olduğum için, insanlara zarar vermem. Her zaman onların iyiliğini düşünür ve onlar için fedakârlıkta bulunurum. Böyle yapınca, yaşamım düzene girer’’ şeklindeki söylemi daha çok anlamını bulmuş olur.

Mesih’in sözünü ettiği o melekût, insanın içsel âlemindedir. İnsanın ruhani dünyasıdır. Dış dünyada aranan bütün iyiliklerin/güzelliklerin tohumu o dünyadadır. Dolayısıyla, dış dünyadaki huzur, rahat ve istikrar o dünyaya göre şekillenir. Onun için insanın ruhani dünyası (hakiki benliği) ihmal edilemeyecek kadar önemlidir. Günlük rutinler, yeme-içme, beslenme kadar değerlidir. Gelişigüzel keyfi muameleye tabi tutulmamalıdır. Sorumsuz uygulamalara terk edilmemelidir. Bilinmeli ve unutulmamalıdır ki iç dünyada yaşatılmayan hiçbir şey, dış dünyada karşımıza çıkmaz. Barebroyo (MS 1226-1286)’nun konuya ilişkin şu söylemi kayda değerdir: ‘‘Ey bedenindeki elini her gün suyla yıkayan kişi; kusurlarla dolu nefsinin kirlerini neden yıkamıyorsun? Herkes bilir ki, bedenin kiri sadece bedeni kirletir. Ancak nefsin kiri, hem bedene, hem ruha işkence eder; uyanmalısın!’’

ŞUMLOYO’NUN KARŞIT ETKİLERİ

Bütün alanlarda tamamlanmak için tamamlama anlayışını yücelten Şumloyo mantığı, karşıtlıktan tamamlayıcılığa götüren disiplinlere sahiptir. Sözü edilen ruhani doğum esnasında devreye giren bu yaşam anlayışının zıtlıklar/karşıtlıklar dünyasında onun da bir karşıtı vardır.

Her şeyin zıddıyla var olduğu yaşam döngüsünde Şumloyo’nun Süryanicedeki karşıtı Şu’loyo’dur. O da, ruha zülüm eden böbürlenme/kibir, üstünlük taslayan ego sisteme ait tutumları ve nobran davranışları içerir. Popüler kültürün önemsediği bu mantık, arzulanmayan yabancılaşmalara, uzaklaşmalara ve kopuşlara neden olur. İyiliğin dokusuna sızmaya çalışan kötülük gibi, Şu’loyo mantığı da insanın düşünce dünyasına sirayet eder. Nasıl bir parazit sağlıklı bedenden beslenerek yaşıyor ve onu zayıflatıyorsa aynı şekilde ahlaki kötülük anlamına gelen Şu’loyo mantığı da, düşünce dünyasından beslenir, beslendiği yeri kemirir ve zayıflatır. Bu nedenle, bencilliğin esvabını giyinen ve kibrin diliyle konuşan Şu’loyo mantığının kısıtlı anlamlarına ve düşük frekanslı motivasyonlarına takılıp kalındığında bieysel/sosyal gelişim zayıflanmakta, zarar görmektedir. Dolaysıyla bu hastalığın kemirgen yapısından ve savurgan özelliğinden uzak kalmak için evvela Şumloyo mantığını oluşturan kavramları bilmekte fayda vardır. O kavramları ve anlamlarını aklın ve gönlün süzgecinden geçirerek rafine etmek ve onları içselleştirmeye çaba göstermek gerekir. Zira hayatı zenginleştiren bütün iyilikleri ve yardımları barındıran bu mantığın rehberliği ve telkinleri, insanı nefsaniyetten/sahte  benlikten kurtararak öze yaklaştırır. İnsaniyeti/hakiki benliği ortaya çıkarır. Hem çok kolay hem de bir o kadar da zordur. Zorluk, bilinmeyenlerde değil, yanlış bilinenlerdir.

Şumloyo mantığının anlamları[5] düşünce dünyasında etkin olduğunda, ruh ısınır ve esner. İçsel gözler ve iç görüler aydınlanır. Bilinç ve anlayış gelişir, büyür. İmkânlar çoğalır. Farklılıklar ve donanımlar sevimleşir. Böylece her insan, her otorite, her kurum kendi makamında ve konumunda sakin ve dingin olur. Görevinde ve rolünde aktif olur. Vakarını, ağırlığını koruyarak saygın kalır. Çünkü Şumloyo mantığı, akışa yardımcı olunca, beynin endorfin hormonu (bilinen adıyla mutluluk hormonu) salgılamasını sağlar. Bu da insanın kendisini iyi hissetmesine neden olurken,  fiziksel ve zihinsel sağlığa katkı sunar. Dolayısıyla bu mantığı özümseyen kişi, öz sevgisinden, insan onurundan dolayı insanlara değer verir, onlarla ilişki geliştirir.

Öte yandan insanı olumsuz etkileyen Şu’loyo mantığının anlamları[6] devreye girdiğinde beyin kendine özel asidik kimyasallar salgılıyor ve bu salgı kana karışıyor. Bu salgı korkuyla ilgili olursa, tansiyon düşüyor, eğer öfkeyle ilgili kimyasal salgılandıysa tansiyon yükseliyor ve saldırganlık ortaya çıkıyor[7].  Dolayısıyla bu anlamlar insanın düşünce dünyasında etkin olduğunda, ruh soğur ve sertleşir. İçsel gözler ve iç görüler kararır. Bilinç ve anlayış daralır,  küçülür. İmkânlar azalır. Farklılıklar ve donanımlar iticileşir. Böylece her insan, her otorite, her kurum kendi makamında ve konumunda huzursuz ve tedirgin olur. Görevinde ve rolünde edilgen olur. Vakarını ve saygınlığını koruyamaz hâle gelir. Çünkü Şu’loyo mantığında olan insan çıkar odaklıdır. İhtiyaçları, beklentileri, çıkarları oranında insanlara değer verir. Böyle bir insan -içsel boşluklardan ötürü- her an gücenmeye, alınganlaşmaya, yanlış anlamaya müsaittir.

ŞUMLOYO’NUN MANEVİYATI VE YÜKÜMLÜLÜKLERİ

Şumloyo mantığının tohumları, insani erdemlerin ve değerlerin bizzat kendisidir. Bu tohumlar her yere her türlü yolla ekilir, ama esas mesele bu tohumların çalınmayacağı, kavrulmayacağı veya çürümeyeceği bir yere, içimizdeki derinlere ekilmesi ve ekilmesine izin verilmesidir ki, orada kök salsın, dallanıp budaklansın ve meyve versin. Çünkü gerçek yaşam o tohumların büyüme oranına/gücüne göre şekillenir. Zira bu mantığa göre asl olan birbirimize sevgi-saygıyla hizmet etmeye, var etmeye, tamamlanmaya-tamamlamaya geldiğimiz şu dünyada canlı-cansız bütün varlığa, içten pazarlıklı duygularla değil, değer verme farkındalığıyla, etkin diğerkâmlıkla davranılmasıdır. Böyle olursa yaratıcılık ve üretkenlik aratacak, gereken bolluğa kavuşulmuş olacaktır. Bunun olabilmesi için öncelikle niyetlerimizi, düşüncelerimizi ve tutumlarımızı, hâkimiyet ve tahakküm kurma ve rekabet hırsından arındırıp, bilinçli işbirliği ve ruhsal ortaklık anlayışıyla şekillendirmeye çalışmamız gerekir.

Bilinmelidir ki, yapmak, kavrayışı bilgeliğe taşır; eylem de bilgiyi bilgeliğe dönüştürür. Ünlü düşünür/yazar Goethe’nin dediği gibi, ‘‘Bilmek yeterli değil, uygulamak gerek; İstemek yeterli değil, yapmak gerek.’’ Dolayısıyla bilgiyi eyleme geçirmedikçe, bilginin hiçbir faydası olmaz. Onun için fazilet ve marifeti sözün ötesine taşıyarak onu hayatın odağı haline getirecek Şumloyo mantığıyla hizmet etmek ve bu mantığa pozitif katkı sunmak, görevden öte bir sorumluluktur. Sağduyuyu örten benlik tutulmalarından sıyrılıp her türlü kavrayışı aşan, her türlü büyüklenmeyi, üstünlüğü ve dışlamayı reddeden bir kuşatıcılıkla bunu yapmak, düşünsel aldanmaları bertaraf edecektir. Onun için söylem adamı olmaktan çok eylem insanı olmanın yolları geliştirilmelidir. Bütün sorunların temelinde, bu bakışın eksikliği ve ahlaki donanımların yoksunluğu yatmaktadır. Egosal çatlaklardan ve minnet etmenin kirli gözlüklerinden bakınca, karmaşıklaşan hayat, maalesef yanlış anlamalar yumağına dönüşmektedir.

Sayın Zülfikar Özkan hoca vurgulamak istediğim konuyu çok iyi ifade etmektedir. Konuyla alakalı bir yazısını kısmen alıntılayarak aktarıyorum. Değerli hocamız şöyle belirtir:

‘‘Tekâmül, tam ve olgun olma, olgunlaşma, gelişme, mükemmelleşme, insani kâmil seviyesine ulaşma gibi anlamlara gelmektedir. Dinde ve tasavvufta büyük yer tutan tekâmül kelimesi, evrim, gelişme ve olgunlaşma manalarıyla kullanılmaktadır.

Birini gerçekten seven kimse, davranışlarını o kişinin ruhsal tekâmülüne en çok katkı sunacak  şekilde ayarlar. Gerçekten seven benliğini, öz varlığını genişletir ve benliğini genişlettikçe tekâmül eder. Gerçek sevgi insanı yeniler ve geliştirir. Başkalarının ruhsal tekâmülüne ne kadar katkıda bulunursak, kendimiz de ruhen  gelişmiş oluruz. 

Gerçekten seven kişi, her zaman sevdiğinin eşsiz bireyselliğine ve farklılığına saygı gösterir. Hatta onu destekler. Ayrılık ve farklılıklara saygı göstermeyen kimseler gereksiz yere acı çekerler. Farklılığı ve ayrılığı algılayamamanın en aşırı biçimine narsizm denir.  

Pek çok ailede kadınlar ve erkekler amaçlarını kendileriyle bağlantılı olarak  tanımlarlar. Bu kimseler  eşlerinin  kendilerinden temelde ayrı bir varlık olduğunu düşünmezler. Oysa evlilik işbirliğine dayanan bir  kurumdur. Evliliğin asıl amacı,  her kişinin  kendi ruhsal tekâmülünün  kişisel zirvelerine erişmesi için diğeri tarafından destek görmektir. Gerçekten seven, karşısındakinin  kendine özgü kişiliğine saygı duyar ve onun gelişmesine çaba gösterir.’’[8]

Görüldüğü gibi, Şumloyo/tekâmül mantığının yönetici anlayışı olmadan, güncelin iniş-çıkışlarında, gel-gitlerinde anlam maalesef dağılmakta hatta bazen kaybolmaktadır. Çünkü yaşam, görünen (madde/beden/fizik) ve görünmeyen (mana/ruh/metafizik) dünya üzerine kuruludur. Yaşam, ruhsal boyut olmadan aşikâr biçimde kendi başına bir realiteye, bir gerçekliğe sahip olamaz. Çünkü kâinatın işleyiş sisteminde madde ve mana eşdeğer hareket eder. Görünmeyen ruhani dünyanın gerçeklerine (manaya) vakıf oldukça ve bu dünyanın pozitif gücü arttıkça maddi âlem zenginleşir. Dolayısıyla sanılanın aksine, küçük-büyük herkesi ilgilendiren maneviyat/ruhaniyet, hayatın özü anlamına gelir. Nefsaniyeti dizginleyerek, insaniyeti ve hakiki insanı ayakta tutar. Yaşamın dalgalarında -esnek iradenin tutumlarıyla- daha rahat yüzebilmek, ruhun işbaşında olmasına bağlıdır. Onun için bedenin dizginlerini, rotanın direksiyonunu ruha teslim etmek, rahatlatıcı olacaktır.

Toplu ve bireysel ibadetler, ayinler, törenler ve diğer disiplinler özden/ruhtan uzaklaşmamayı hatırlatan tekrarlamalardır. Ruhu besleyen bu döngü, içsel karanlıkları dağıtmayı; dertlere katlanmayı değil, onları katlamayı ve hatta onlardan kurtulmayı öğretir. Bütün disiplinlerin ve ibadetlerin amacı, Şumloyo mantığının pozitif döngüsünü ve akışını diri tutmak içindir. Ruhsal gelişime (tekâmüle) hizmet etmektir. Gerçek bilgelik kaynağının bulunmasına yardımcı olmaktır. Öze/ruha yakın kılmaktır. O öze/ruha ait ilahi yazılımı ve programı kavratmaktır. Bu bağlamda yüksek bilinç ve sorumluluk yaratmaktır. Çünkü güncelin içinde insaniyeti korumak ve hakiki insan kalabilmek çok zordur. Hakiki insan, öze ait terbiyesini koruyan, başkalarının başarısından keyif alan ve üzüntülerini paylaşan kişidir. Görünen ve görünmeyen kirlenmeleri önlemeye dönük bir çaba içinde olan insandır. Hakiki insanın diğer bir işareti de kişinin, vicdana ve insan haysiyetine aykırı tüm çarpıklıklara yüz çevirmesidir. İnsan onurunu gözetmeyen bayağılıklara karşı tepki duymasıdır.

Bilinmelidir ki makam ve mevki farkı olmaksızın, bu anlatılanların ışığında herkes kendi manevi ve medeni gelişiminden aynı oranda sorumludur. Eksikliğin farkındalığıyla yerine getirilmesi gereken bu prensip, büyükten küçüğe herkesi bağlar. Ahlaklı, sağlıklı, ebedi yaşam bakımından çok önemli olan maneviyat ve medeniyet, insanoğlunun sosyal alanlarına da etki eder. Dolayısıyla, içsel yollar temizlendikçe, genişletildikçe, içsel boşluklar dolduruldukça, içsel soğukluk ısıtıldıkça, dışsal yolculuk daha da kolaylaşır. Bu kolaylık sayesinde hayatımız anlamlı hale geldiğinde, yaşadığımız güçlükler bizi tüketen sorunlar olmaktan çıkar, amacımıza giden yolda atmamız gereken adımlara dönüşür. Bu şekilde hayat bir mücadele ve rekabet alanı olmaktan çıkar, heyecanlı bir keşif ve hizmet yolcuğuna dönüşmüş olur.

Yaşam yolunda düşüncelerimizin ışıldaması, ilahi iradeye olan uyumla ve bağlantıyla doğru orantılıdır. Fiziksel dünyanın mantığıyla, insan ile ilahi irade arasındaki bağlantı, elektrik akımına benzetilebilir. Örneğin bir eve elektrik hattı çekildiğinde, evde elektrik donanımı yoksa o elektriğin eve hiçbir faydası olmaz. Burada ilahi iradeyi elektrik akımı gibi düşünürsek, o zaman biz insanlar da lamba hükmünde oluruz. Lambanın büyüklüğü ya da şekli önemli değildir. Aydınlatması için önemli olan elektriğe bağlı olmasıdır. İnsan olarak bizlerin kim olduğu, hangi makamda oturduğu ya da hangi yeteneklere/becerilere sahip olduğu önemli değildir. Önemli olan ‘‘Abun d-Başmayo/Göksel Babamız’’ duası hakkında geliştirilecek farkındalıktır. Bu duada tekrarlanan, ‘‘Nehve Sebyonoğ/İraden Olsun’’ niyazına sadık kalmaktır.

Özün (ruhun) gürleşip pekişmesini sağlayacak olan bu durum, doğuşla gelen kutsal bir haktır. Hayatın yükünü hafifletir. Tamamlayıcı, geliştirici ve dönüştürücü sevginin hazzını yaşatarak yaşamı kolaylaştırır. Bu da yaşam enerjisine ve sevincine güç katar, ruhsal, zihinsel ve ahlaki gelişime katkı sunarak.

Bir atasözünde denildiği gibi; ‘İnsan bir şeyi severse onu anlamayı öğrenir!’’

Yusuf Beğtaş [9]

Süryani Dili-Kültürü ve Edebiyatı Derneği Başkanı / Mardin

[1] FB Sayfası, Zülfikar Özkan.

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=4232900483465223&id=100002359399602

[2] Süryanicede Kutsal Ruh’ un diğer adı da ‘Ruho d-Şumloyo/Tamamlayıcı Ruh’tur.

[3] Şumloyo mantığına göre, maneviyatın ana kaynağı ruhtur. Ruh, insanda ilahi yazılımın programı gibidir. Yenilenmeyi ve gelişmeyi sağlayan bu yazılım bilinir ve iyi kullanılırsa, her şey daha rahat ve daha güzel olur. Çünkü ruh, insanın özünü oluşturur ve mutlak özgürlüğün kaynağına ulaştırır. Bu özü tanımadan ve öğrenmeden insanın kendini tanıması kolay değildir. İnsan bu özü keşfettiği ve anladığı kadar kendini tanıyabilir. Bu özü anladığı/kavradığı kadar insan özgürlük ve özgünlüğün farkındalığını geliştirebilir. Bilgeliğe kavuşabilir. Aksi halde kendi özüne yabancılaşır. Kendi özüne yabancı yazılımların/programların etkisi altına girer. Bu durum çok rağbet görüyor ve kullanılıyor olsa da, aslında kişiyi huzursuzluğa sevk eder. Çünkü ruhun devrede olmadığı bütün girişimlerin/çalışmaların bir ayağı devamlı surette eksiktir. Aklın ışığı olan bilginin ve ruhun ışığı olan sevginin ortaya çıkması için bütün girişimlerde/çalışmalarda buna dikkat edilmesi hayati önem taşımaktadır. Çünkü fiziksel dünyanın sınırlarını aşarak, metafizik dünyaya (ruhaniyete) açılmayanlar, eninde ya da sonunda bir boşluğa düşmekten kurtulamazlar. Nitekim gerek geçmişte gerekse günümüzde ruhani düşünce ile bilimsel/entelektüel sosyal düşünce arasında bir uçurum meydana gelmiştir. Bu iki kavram, birbirlerine zıt yönde ilerlemiştir. Ancak gelinen noktada artık kuantum fiziği ve onun gerçekleştirdiği bilimsel deneyler sayesinde/sonucunda ruhsal veya maddi yasaların uyuştuğu, tıpatıp aynı olduğu da görülmüştür. Böylece eskiden birbirine karşıt gibi görünen,  birbirinden ayrı olan sosyal düşünce ile ruhani düşünce, birbirleriyle uzlaşarak, yakınlaşmıştır. Aralarında karşılıklı saygı hâsıl olmuştur. Tıpkı beden ve ruh bileşiminde olduğu gibi, anlaşılmıştır ki, biri ötekini göstermekte, biri ötekini kanıtlamaktadır. Madalyonun farklı yüzeyleri gibi bu ikisi de birbirini tamamlamaktadır.

[4] Gözlerimi açtığım Şumloyo mantığı, hayatımın sevincidir. 30 yıllık kilisedeki görevimin ifası sırasında yegâne motivasyonum olmuştur. Sivil alandaki kültürel ve edebi faaliyetlerimi, onun bir yansıması olan, ‘‘Duvarlar yerine köprüler kuralım’’ şiarıyla devam ettirmekteyim. Şumloyo, aynı zamanda İsveç’te yayın yapan Suroyo TV’de Türkçe ve Süryanice (Batı-Doğu lehçesiyle) yaptığımız programa verdiğim isimdir. 2017-2019’de değerli Gazeteci Yawsef Beth Turo’nun Moderatörlüğünde her biri 40 dakikalık olan yetmişe yakın Şumloyo programı ilgi görünce, bu kavramın, daha fazla anlaşılması için zihni, ruhi ve ahlaki gelişime vurgu yapan mantığını yazma gereği duydum.

[5] Şumloyo mantığına ait bazı anlamlar: Ruhsal zeka=havno d’ruho, irade=sebyono, güçlü irade=sebyono aşino, sevgi=hubo, sabro=umut, barış/huzur=şayno, esenlik=şlomo, sevgi gücü=haylo d’hubo, af=husoyo, bağışlama=şubkono, kalp/yürek=lebo, temiz=dağyo, saf=şafyo, temiz yürek=lebo dağyo, fikir/düşünce=huşobo, temiz düşünce=huşobo dağyo, ruh/gönül=ruho, tevazûu=mukoğo/makiğutho, iman=haymonutho, haysiyet=şayo, saygı=ikoro, değer/vakar=yakro, uzlaşma=tarutho, bereket=burktho, hakikat=kuşto, güven=tuğlono, şükür=tavditho, adalet=kinutho, koşulsuz sevgi=hubo lo ksiso/hubo lo tanvoyo, şefkat=havsono, merhamet=rahme, farkındalık=foruşutho, şefkatli farkındalık=foruşutho d’havsono, eksiklik farkındalığı=foruşutho d’absirutho, değer verme farkındalığı=foruşutho d’amyakronutho, sebat/tahammül=humsono, sevecenlik=hnono, emeğe saygı=ikoro d’maksoro, yardım=udrono, empati-sevecenlik=ruhofo, sabır=msaybronutho, cömertlik=şfi’utho, cömert=şfi’o, erdem/fazilet=myatrutho, ilim/eğitim=yulfono, terbiye=tarbitho, kültür=mardutho, etik=ithiki, ahlak=şafiruth znayo, edep/terbiye=tarbitho, çalışkanlık=kaşirutho, özgünlük=hatitutho, özgürlük=hirutho, çalışkan=kaşiro, proaktif=zrizo, büyüten=mrabyono, rehber=mşablono, içsel rehber=mşablono gavoyo, sorumluluk=mşalutho, doğruluk/tutarlılık=trisutho, efendi=kniğo/rmiso, efendilik=kniğutho/rmisutho, rasyonel güç=haylo mlilo, dinginlik=bhilutho, dingin=bhilo, gülümseyen/mütebessim=hviho/fkiho, gülümsemek=bursomo/hvihutho, ısıtma=mahmonutho, kolaylaştırma=madlonutho, hafifleştirme=maklonutho, şükran=tavditho, yapıcı eleştiri=gunoyo mbanyono, övgü/takdir=kuloso, çözüm=şroyo, diğergamlık=enahnoyutho, karakter dönüşümü=şuğnoyo d’yasro, anlam tesellisi=buyoo d’sukolo…

[6] Şu’loyo mantığına ait bazı anlamlar:  Ego=nafşo, bencillik=enonoyutho, güç sevgisi=hubo d’haylo, koşullu sevgi=hubo tanvoyo/hubo ksiso, büyüklük/büyüklenme=rabutho, tembel=hbanono, tembellik=hbanonutho, cimri=kaluto, cimrilik=kalututho, tahakküm=ruşono, fitne=fetno, fesat=hbolo, kompleks=nafşo zu’rto, yükseklik=eloyutho, kıskançlık=hosudutho, haset=hsomo, dayatma=uşumyo, zulüm=tlumyo, sömürü/istismar=şubzozo, hor görme=şitutho, yargı=dino, yargılama=duyono, önyargı=dino kadmo, kalıp yargı=dino amumoyo, dışlayıcı bakış=havro karsono, gösteriş=methzavzyonutho, güzelleme=meştafronutho, yalakalık/dalkavukluk=şufardikutho, alay=bezho/muyoko, emek sömürüsü=şubzozo d’maksoro, iftira=u’şukyo, kıyaslama=fuhomo, rekabet=muroyo, şikayet=kbulyo/kutroğo, itibarsızlaştırma=zulolo d’ikoro, karalama=şuhomo, hile=neğlo, kin=aktho, öfke=ruğzo, hiddet=elmo, nefret=senetho, gurur=şubhoro, kendini beğenmişlik=şufroho, çekişme=heryono, didişme=masutho, küçümseme/hakaret=bsuryo, soğutma=makronutho, zorlaştırma=ma’skonutho, ağırlaştırma=mavkronutho,  rahatsız eden=malzono, rahatsızlık=malzonutho, Zan/sanrı=sebro, kuruntu/evham=maklonutho, şartlanma=maşronutho, ahlaksızlık=sahnutho…

[7]  FB, Entelektüel Bakış, Nevzat Tarhan.

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=10159740517449727&id=683934726

[8] FB Sayfası, Zülfikar Özkan.

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=4209141542507784&id=100002359399602

[9] Bu yazıyı, ruhumun düğmelerini ilikleyerek, zorluklara rağmen Şumloyo mantığıyla ortak yaşama ve kalkınmaya olumlu katkılar sunan, Doğu Hristiyanlığının bir damarı olan Antakya orijinli Süryani Ortodoks Kilisesine, Süryani Katolik Kilisesine, Doğu Havarisel Asur Kilisesine,  Marunî Kilisesine, Keldani Kilisesine, Kadim Doğu Kilisesine; aynı budunsal kökenin ve aynı tarihsel geçmişin evlatları olarak Türkiye, Irak, İran, Suriye, İsrail, Ürdün gibi Ortadoğu ülkelerinden dünyaya dağılan ve Asuri/Arami/Süryani/Maruni/Keldani ismi altında Süryanice dili için uğraşan sivil yapılara ithaf ediyorum!

اللغة الآرامية (السريانية) لغةٌ دولية Lingua Franca لأكثر من ألف عام.

اللغة الآرامية (السريانية) لغةٌ دولية Lingua Franca
لأكثر من ألف عام.

Matta Roham

اللغة الآرامية (السريانية) لغةٌ دولية Lingua Franca
لأكثر من ألف عام.
ظهرت اللغة الآرامية القديمة Old Aramaic في القرن الحادي عشر قبل الميلاد في بلاد الشام و بعض أجزاء من بلاد الرافدين . وكانت لغة الممالك الآرامية مثل : آرام دمشق، صوبا في سهل البقاع ، بيت أجوشي التي تضم أراضي منطقة حلب ، حماة الممتدة حتى ساحل البحر المتوسط ، آرام نهرين التي تشمل الاراضي الواقعة بين الفرات والخابور ، وفدان آرام وعاصمتها حرّان.
تعتبر اللغة الآرامية إحدى فروع اللغات السامية . وهي واللغة الكنعانية ( الفينيقية) متطورتان من لغة أم مشتركة ، تدعى اللغة السامية الشمال-غربية البدائية. Proto Northwest Semitic
كان الآراميون بدواً ، وإليهم يُنسب البطاركة ابراهيم واسحق ويعقوب . ويؤكد سفر التثنية 5:26 بأن يعقوب الذي نزل الى مصر مع أولاده كان آرامياً تائهاً. استعاروا الحروف الكنعانية – الفينيقية في كتابة لغتهم الآرامية . ولكنهم طوروا عنها حروفاً خاصة بهم ، فاستعملها اليهود فيما بعد في كتابة أسفارهم المقدسة . وقد عُرفت هذه الحروف بالحروف الآرامية المربعة ، والتى ما زالوا يستعملونها اليوم ، ويسمونها بالحروف العبرية . كما كان للحروف الآرامية الأثر البارز في نشوء الحروف العربية والأرمنية .
بدأت اللغة الآرامية بالانتشار بشكل واسع عندما رَحَّل الآشوريون آلاف الآراميين من ممالكهم الى أجزاء مختلفة من الإمبراطورية الاشورية في أواخر القرن الثامن والقرن السابع قبل الميلاد. لم ينصهر الآراميون في المجتمعات الجديدة التي رُحِّلوا إليها ، بل اصبحت لغتهم الآرامية وسيلة للتخاطب بين الشعوب المختلفة في بلاد الشتات. اعتمدها الاشوريون كلغة ثانية في تعاملهم اليومي ، واستعملها التجار البابليون في معاملاتهم التجارية مما جعلها لغة ان تكون لغة عالمية في الشرق الاوسط. كانت لغة الاشوريين والبابليين اللغة الاكادية ، ولكنهم وجدوا في الآرامية سهولة في التعامل مع الأمم الأخرى. وحالهم هذا يشبه حال الفايكينغ الاسكندنافيين في القرن التاسع الميلادي الذين تعلموا وتحدثوا بالانكليزية أثناء غزوهم لانكلترا، عوضاً عن أن يفرضوا لغتهم Norse على الانكليز .

الحكمة والفلسفة في مفهوم الشوملويو

الحكمة والفلسفة في مفهوم الشوملويو

لا توجد مشكلة مفاهيمية حول الصحة الروحية في الأدب السرياني. على العكس من ذلك، فإن المفاهيم الخاصة بهذا المجال غنية وعميقة للغاية. لأن العديد من المقترحات المكتوبة والشفوية قد تم تقديمها من الماضي إلى الحاضر في هذه الأدبيات ضد الأمراض الروحية التي تسمم الحياة ونظام المعتقدات، وقد تم تقديم العديد من الأعمال في هذا المجال. لذلك، فإن مفردات ومفهوم اللغة السريانية، اللغة القديمة الحية، مثل (الشوملويو– التكامل) هذا المفهوم اللغوي يعمل بمثابة ترياق ضد الأوهام العقلية في علم التشريح المرضي وضد كل ما يجعل الحياة مريضة.

متابعة قراءة الحكمة والفلسفة في مفهوم الشوملويو

برلين والشوكة والسكّين بقلم:ا. د. حسيب شحادة

رلين والشوكة والسكّين

ا. د. حسيب شحادة    جامعة هلسنكي

برلين بلاد وبلد في آن واحد، عاصمة الجمهورية الفدرالية الألمانية ويقطنها قرابة ثلاثة ملايين ونصف مليون إنسان، منهم حوالي نصف مليون مواطن أجنبي وهم ينتمون إلى مائة واثنين وثمانين شعبا. أما مِساحتها فتعادل مساحات المدن، ميونخ وشتوتجارت وفرانكفورت مجتمعة، وهي محاطة بالبحيرات من كل الجهات. تأسّست برلين في القرن الثاني عشر بمثابة مدينة تجارية وغدت بعد بضعة قرون، وعلى وجه التحديد في عام 1871، عاصمة الرايخ الألماني، وفي أعقاب الحرب العالمية الثانية قُسّمت المدينة إلى أربع مناطقَ، وفي عام 1961 شُيّد سور برلين الذي أزيل في الثامن من أيلول عام 1989، وفي العام 1990 تمّ توحيد الألمانيتين. تعتبرالمدينة مركزا ثقافيا بارزا في أوروبا، فيها أربع جامعات معروفة عالمياً مثل الجامعة الحرّة وجامعة هومبولدت، ويقدّر عدد الطلاب بمائة ألف، أضف إلى ذلك، وجود عشر جامعات علمية تطبيقية و17 متحفا وطنيا وأكثر من مائتي صالة عرض فنية خاصّة و150مسرحا و1700 جسر

متابعة قراءة برلين والشوكة والسكّين بقلم:ا. د. حسيب شحادة

Warum Aramäisch niemals ganz aussterben wirdDie Sprache Jesu

Warum Aramäisch niemals ganz aussterben wirdDie Sprache Jesu

Es ist die älteste gesprochene Sprache der Welt – durch Kriege und politische Konflikte ist sie als Alltagssprache vom Aussterben bedroht. Einige Christen in Israel versuchen eine Neubelebung. Sie sind stolz auf ihre „Muttersprache“, die Teil ihrer nationalen und religiösen Identität ist.

Von Lissy Kaufmann

Dayroyo Boulus sitzt an einem Tisch und beschreibt ein Lederstück mit dickem Filzstift auf Aramäisch (Deutschlandradio / Lizzy Kaufmann)
Dayroyo Boulus beschreibt ein Lederstück auf Aramäisch (Deutschlandradio / Lizzy Kaufmann)

 

متابعة قراءة Warum Aramäisch niemals ganz aussterben wirdDie Sprache Jesu

Rettung des AramäischenSprechen wie Jesus

Rettung des AramäischenSprechen wie Jesus

In der Antike war Aramäisch die wichtigste Sprache im Nahen Osten. Heute sind es nur noch einige hunderttausend Menschen, die diese alte Sprache beherrschen. Die Initiative einiger Christen in Israel, das Aramäische zu retten, gefällt allerdings nicht jedem.

Von Lissy Kaufmann

Ein Lederstück, das in aramäischer Sprache beschrieben wurde - mit dem Vaterunser (Deutschlandradio / Lissy Kaufmann)
Das Vaterunser auf Aramäisch (Deutschlandradio / Lissy Kaufmann)

 

متابعة قراءة Rettung des AramäischenSprechen wie Jesus

لغز الطاولة المستديرة رقم 6

لغز الطاولة المستديرة رقم 6

لغز الطاولة المستديرة رقم 6

في مطعم ككل المطاعم تسير الأمور كل يوم بأعتياد ولن تجد أي أختلاف عن غيره

لكن هناك فرق واحد حيث كل الطاولات فيه مربعة ومستطيلة بأستثناء واحدة  دائرية

وتحمل رقم 6 ويحيطها 6 كراسي  تحتل مكاناً مميزاً في المطعم للحقيقة تلفت أنتباه كل من يدخل للمطعم وترتاعه الحيرة من وجودها الغير منسجم مع ديكور المطعم ولكن لم يتجرأ أحد أو لم يرغب في معرفة السبب لأن هذا أمر شخصي و يعود لمالك المطعم وليس الاغتراب في شكلها لكن هو لا يسمح لأحد أن يستخدمها طوال يوم السبت وتكون محجوزة طوال اليوم والكراسي نائمة على حرف الطاولة تنتظر أصحابها لتعيدها معتدلة كباقي الكراسي وعلى الطاولة الصحون والأكواب موضعة متأهبة لتخدم ضيوفها والشمعة في وسطهم تشعل من الساعة السادسة مساء لمنتصف الليل وفي اليوم التالي تعود ألأمور لحالها ويسمح للرواد باستخدامها مثل بقية الطاولات واستمر الحال هكذا لشهور وسنوات ولا أحد يعرف السر في كل  هذا,وذات مرة مرض صاحب المطعم وأجبر على البقاء في البيت وعندما كان مساء الجمعة طلب المالك من أبنه أن يعمل بالعادة المتبعة في اليوم التالي ولا يسمح لأحد باستخدام الطاولة رقم 6 مهما كانت الظروف والإغراءات المالية .فقال الأبن: على العين والرأس  أمرك يا والدي لكن لما كل يوم سبت تحجز تلك الطاولة ولا  يستخدمها أحد وتبقى فارغة ونحن نخسر بمنع

متابعة قراءة لغز الطاولة المستديرة رقم 6

المرآة الصادقه

المرآة الصادقه
دخلت لمحل بيع الألبسه وأخترت ثوباً ألبسه
وطلبت من صاحب المحل أن أجربه فقال لي هل تريد الحقيقه أم أبن عمها
قلت كيف؟
قال عندي مرآة صادقه وآخرى خادعة
بالطبع قلت …. أريد الصادقه لأرى حقيقة الثوب هل هو جميل أم لا
أبتسم البائع ..وقال أدخل هنا وسترى الحقيقة الصادقة
فطلبت منه أن يشعل الضوء
لبا طلبي يا ليته لولم يشعله
ظهر أمامي في المرآة وحش مرعب تقشعر منه الأبدان فهرعت للخارج مسرعاً ومتسائلاً ما هذا الذي شاهدته
قلت له :قل لي بربك ما هذا؟
أجاب صاحب المحل هذا أنت
أنا !!!!! بأستغراب لا يوصف لا تمزح يا عم لابد أنها كاميرا خفيه
أجاب. لا هذه هي حقيقتك وهذا هو أنت لم يكن سواك بالداخل
سألته كيف حدث هذا ؟
قال هذه المرآة يبدو جاءت بالغلط لعندي لربما كانت لكاهن أو لطبيب نفسي وأنا مثلك خفت بالبدايه لكن الآن أرى نفسي كما في غيرها من المرايا..
قلت هل يمكن أن أرى نفسي فيها كبقيه المرايا
أجاب .أجل لو غيرت في طبعك وداخلك لأن هذه المرآة تظهر ما بداخلك ولا تهتم بالخارج ….
أخذت الثوب بدون تجربه ليقيني لو لم يناسبني سوف يعيده أو يبدله البائع..
وصرت زبوناً لديه أتردد كل مرة على المحل لأرى التغير الذي يحصل بداخلي حتى أصبحت أخيراً أرى نفسي
كما يحب أن يراها الآخرون وليس أنا …وهكذا عادت صورتي أشاهدها كبقية المرايا….

 

بقلم …م:S G R ابن السريان 06.05.2009